Saturday, June 11, 2005

1981-2005

Nereden başlayacağımı tam bilemiyorum şu an. Aslında yazmak istediklerim çok net kafamda. Ama yine de tahmin ettiğimden daha zormuş intihar mektubu yazmak:)

Sanırım hepiniz için büyük bir şok olacak bu yaptığım. Aslına bakarsanız ben de işin bu raddeye geleceğini hiç tahmin etmiyordum. Evet, geçmişte de düşünmüştüm gerçi hayatıma son vermeyi birçok kez ve asla düşüncelerimi eyleme dönüştürecek cesareti bulamamıştım kendimde ama özellikle son 1.5 senedir hayatımı bir nebze olsun istediğim raya oturtmuştum. Çok mutlu olmasam bile sabahları uyandığımda “Ufff yine mi aynı işkence” demiyordum en azından. Ve artık aynı hataları tekrarlamayıp, hayatımı yeniden çıkmaza sürüklemeyeceğim konusunda o kadar güveniyordum ki kendime...

Gelin görün ki her yol ayrımında yanlış seçimi yapmaktaki ustalığıma devam ettim. Labirentin çıkışına ne kadar yaklaşırsam yaklaşayım tekrar dolambaçın içine döndüm ısrarla. Sonuçta da özellikle son 4 aydır herşey eski haline döndü. Okul durumum, hiç olmayan aşk hayatım, maddi sıkıntılarım...off yazması bile ne kadar sıkıcı.

Herşey eski haline döndü ve şu an ne yazık ki sandığım kadar, ya da eskisi kadar, güçlü olmadığımı farkettim. Sorunlarımla yaşamayı öğrenebildiğimi, bunu becerdiğimi sandığım anlarda tek yaptığım sorunlarımdan kaçarak, onları görmezden gelerek, onlar yokmuş gibi davranarak kurtulabileceğimi ummakmış meğer. “Yok ki birşeyim, iyiyim ben” dedim yüzünüze, sizi ve daha da önemlisi kendimi inandırmaya çalıştım bu yalana...güldüm eğlendim sizinle beraber, içimde büyüyen karanlığı hissettirmemeye gayret gösterdim...fakat gece yatağa yatıp gerçek hayatımla başbaşa kaldığımda ağladım saatlerce o karanlığın içinde...her gece...her gece kavga ettim kendimle ve yenilen ben oldum...ikiyüzlü insanlardan tiksinirken belki de yapılabilecek en adi ikiyüzlülüğü yaptım kendime,sizlere...ama artık bu oyunu sürdürmek istemiyorum...ikiyüzlü davranmak büyük bir yük koyuyor omuzlarıma...mutlu biri değilim ben ve hiç olmadım da...hayatı, hayatımı sevmiyorum, yaptığım ikiyüzlülük için de ayrıca tiksiniyorum kendimden...ama işte dediğim gibi gerçekle yüzleşecek kadar güçlü değilmişim demek ki sahte bir maske takmak zorunda kaldım, özellikle sizlerle beraberken...o maskeydi belki de sorunlarımdan kurtulmak için umut bağladığım şey, ama farkettim ki o maske sorunlarımı asla yoketmiyor...ve edemeyecek...tek yapabildiği onları geçici bir süreliğine saklamak...

Evet biliyorum “Ben çok iyi bir insanım”, “çok iyi şeylere layığım” di mi? Ama nedense o iyi şeyler bir türlü karşıma çıkmadı, çıkmıyor ve çıkmayacak. Çünkü hayat iyiliği ödüllendirmekten öyle uzak ki...Hak (büyük harfle...intentionally), adalet, bu yeryüzünde olmayan, inancımı yitirdiğim kavramlar tamamıyla. İyiliğimin karşılığını göremedim hiçkimseden, daha doğrusu bu hayattan...ve ödüllendirilmek için de ölüp Cennet’e gitmeyi bekleyecek sabrım da kalmadı...öyle bir yer varsa tabi...Cehennem’e gitmek daha mantıklı, en azından orada acı çekmem için geçerli bir sebep olacak (bkz: intihar) fakat bu dünyada acı çekmeyi hakedecek birşey yaptığıma inanmıyorum...buna belki de tüm isyanım, hazmedemediğim, kabullenemediğim acı gerçek bu...hakettiğini (hakettiğine inandığını) bulamamak.

Şu an duyar gibiyim “Keşke yapmasaydın, herşey düzelirdi, çıkmadık candan ümit kesilmez hem, yarının ne getireceğini kim bilebilir, sen de mutlu olurdun elbet bir gün, vs. vs.” dediğinizi. Ama inanın artık bekleyecek gücüm ve sabrım kalmadı mutluluğu...yok, tükendi. O “çıkmadık can” çoktan çıktı ve gitti...

------------------------------------------------------------------------------------------------

Eğer gökyüzüne baktığınızda kayan bir yıldız görüyorsanız ve tutacak hiçbir dilek bulamıyorsanız, geleceğin sizin için hiçbir anlamı yok demektir. Hiçbir anlamı olmayan o geleceği yaşamaksa geleceğin kendisinden daha da anlamsız olurdu zaten...Ne dileyebilirdim ki hem?...Para?...Üç günde elinizden uçup gidecek sahte bir mutluluk...Aşk?...Sonunda her zaman acı çeken BEN oluyorum...Seks?...Sabah uyandığınızda yanınızdaki kadına sımsıkı sarılıp öpmek içinizden gelmiyorsa hiçbir anlamı olmayan bir zevk...Okul?...Ego tatmin alanından başka birşey değil...İş?...Kölelik...

Geleceğim anlamsız da geçmişim çok farklı mı sanki...Güzel bir söz vardır, “You’re nobody until somebody loves you.” Evet ben hiçbirşeyim, hiçkimseyim. Bunca sene tek bir insanın bile sevgisini kazanamamış, kendine aşık edememiş biri olarak, hayatında hiçkimseyi mutlu edememiş, hiçkimseyi bir saniye olsun kahkahalarla güldürememiş biri olarak hiçbirşeyim ben. Sırf bu bile yeterli bir sebep intihar için aslında. Zaten içimde en çok kalan şey de sevdiğim bir kıza kucaklar dolusu çiçek verip yüzündeki o tarif edilemez mutluluğu görememiş olmak. Keşke buna bir kerecik olsun fırsatım olabilseydi...

Tabi şimdi merak da ediyorsunuzdur bu işi hangi yöntemle yapacağımı...ya da yaptığımı desem daha doğru olur çünkü siz bunları okuduğunuzda ben çoktan huzuruma kavuşmuş olacağım:) 5. kattan atlamak oldukça riskli, “natural born loser” olarak kesin bir mucize olur ölmem, kurtulurum bir de üstüne sakat kalırım...al başına belayı:) Bir kutu hap yutsam kurtulma şansım yüksek, midemi yıkadılar mı planım yarım kalır. Köprü desen çok klişe. Daha orijinal, biraz daha yaratıcı bir ölüm hakettiğimi düşünüyorum ve öyle de yapacağım...Nasıl mı...Orası sürpriz, şimdi söyleyip işin büyüsünü kaçıramam. Gazetelerden, televizyonlardan falan öğrenirsiniz zaten.

Bugüne kadar hiçbirinizi üzmemek için elimden gelen herşeyi yaptım. İnsanları kırmamak, incitmemek konusundaki hassasiyetimi biliyorsunuz zaten. Ve şimdi bütün yılların acısını çıkarırcasına size tattırabileceğim en büyük acıyı tattıracağım. Oldum olası insanlarla olan ilişkilerimde bencil ve kırıcı davranmamayı ilke edinmişimdir. Fakat kusura bakmayın, artık başkalarını üzmemek adına kendimi feda etmekten bıktım. Bugüne kadar yapmadığım tüm bencilliklerin intikamını almak için yapabileceğim en bencil hareketi yapacağım gözümü bile kırpmadan....sadece ama sadece kendi mutluluğum için...ve size birşey söyleyeyim mi...şu an hiçbirinizin ne kadar üzüleceği zerre kadar umrumda değil. Nihayet başkaları için üzülmemeyi öğrenebildim sonunda. Biraz geç oldu gerçi ama...

Ölümümden dolayı içinizden biraz da olsa suçluluk veya pişmanlık hissine kapılacak olan var mı bilemiyorum ama inanın bana hiçbiriniz suçlu değilsiniz...kendimi bu dipsiz kuyunun en dibine sokan, ikiyüzlü azılı katil benim sadece...kendimim...kendi hatalarım, pişmanlıklarım. Fırsat versem bana seve seve yardım ederdiniz hepiniz biliyorum ama...olmadı, güçsüz olduğumu sizlere belli etmekten belki çekindim, belki de utandım...tüm sorunlarına rağmen hayatına son sürat devam eden, güçlü, olgun bir çocuğun rolünü oynadım hep...o çocuktu çünkü olmak isteyip de olamadığım.

Son olarak hayatımı kısa bir paragrafla özetleyeceğim sizlere...

Kendi ellerimle hayaller çizdim bir sürü...siyah-beyaz hayaller...bazen de gri. Fakat sonra kendi ellerimle çizdiğim bu hayalleri yine aynı ellerle kırdım her defasında, parçaladım. Sonra aldım her bir parçayı elime usulca, batırdım kalbime teker teker...yine aynı ellerle. Ağladım...Kanadım...ve yeni hayaller çizdim kendime kanımla...siyah-beyaz hayaller...Sonra onları da parçaladım aynı ellerle yine...batırdım kalbime...ama artık kanamıyor kalbim...kalmadı kanım çünkü...bitti.

Hepinizi, ama hepinizi tahmin edemeyeceğiniz ve buraya harflerle sığdıramayacağım kadar çok seviyorum...

Elveda...

Friday, April 29, 2005

Minik Kuş

“Anneeee...hadi ama, çok uykum geldi.”

“Aşkım dişlerimi fırçalayayım geliyorum hemen.”

Yüzünü buruşturdu, dudaklarını büktü Deniz, annesinin onu göremeyeceğini bilmesine rağmen. Tatmin olmamıştı cevaptan.

“Çabuk oool!”

Beklemek istemiyordu daha fazla. Zaten bütün günü bu törensel anı beklemekle geçiyordu. Her gece tekrarladıkları ayini. Annesinin kucağına yatıp onun sihirli sesinden masal dinlediği dakikalar için yaşıyordu sadece sanki. Ya da sadece o dakikalarda yaşıyordu aslında. O ayindeki huzuru, annesinin kucağındaki hafifliği, masalların içinde kaybolmanın verdiği çocuksu mutluluğu başka hiçbir yerde bulamıyordu. Ne arkadaşlarıyla oynarken, ne televizyonda en sevdiği çizgi filmi izlerken, ne de kendisinden 13 yaş büyük olan ve her gördüğünde göğsünde anlam veremediği bir hareketlenme hissetiği komşuları, Aylin Ablası ona ve sadece ona şarkı söylerken olamıyordu o kadar mutlu.

Ve olamayacaktı da ömrünün geri kalanında...hiçbir kadının kucağında o kadar hafifleşemeyecekti bir daha.

Deniz’in sesindeki şımarık dokunuşu hissetmişti annesi. Dudaklarının burukluğunu, yüzünün ekşiliğini canlandırabiliyordu gözünde. Hoşuna da gitmemiş değildi bu şımarıklık çünkü biliyordu ki insan sadece sevdikleri ve sevgisine karşılık bekledikleri karşısında şımarırdı...tüm masumluğuyla.

Banyodan çıkar çıkmaz Deniz’in odasına girdi. Sırtını kapıya donmüş yatıyordu yatağında. En sevdiği oyuncağına sarılmıştı sımsıkı. Geçen sene doğum gününde Aylin Ablası’nın aldığı hediye. Bir dalmaçyalı. Piti. Sırf Aylin Ablası’nın hediyesi olduğu için çok sevmişti onu. Diğer oyuncaklardan ayrı bir yeri vardı Piti’nin. Hem oyuncak dolabında, hem kalbinde. Ne eve gelen misafir çocuklarına, ne de arkadaşlarına asla göstermezdi onu. Çıkarmazdı gizli yerinden. Paylaşmazdı hiçkimseyle. Paylaşamazdı...seviyordu onu çünkü.

Usulca sokuldu yatağa. Boylu boyunca uzandı Deniz’in hemen arkasına. Ayinin kuralları gereği Deniz’in dönüp annesinin kucağına bırakması gerekiyordu kendisini şimdi. Birkaç saniye sessizce bekledi öyle. Deniz’de en ufak bir kıpırdama yoktu.

“Sinirlenmiş bizimki” diye geçirdi içinden.

“Noldu Piti sen söyle? Kızmış mı yoksa benim ufak kaplumbağa...”

Daha cümlesini bitiremeden, Deniz kavradığı Piti’yi bırakıp annesinin kucağına attı kendisini. Sarıldı sımsıkı, başını omuzlarına koydu. Dili olsa “Ben sana nasıl kızabilirim ki canım anneciğim?” diyecek bir kucaklamaydı Denizinki. Gerçekten ne o an, ne de daha sonra annesine kızamayacaktı. Hayatı boyunca hiçkimseye kızamayacağı gibi...kendisinden başka.

“Neyse al bakalım Piti’yi kucağına da başlayalım. Masallar bekletilmeye gelmez bilirsin, tüm buğuları yok olur sonra.”

Biraz önce annesine sarılmak için yatağın köşesine terk ettiği Piti’yi tekrar sımsıkı kavrayıp bıraktı kendisini annesinin güven veren göğsüne Deniz. İşte tam orada duruyordu hayatı boyunca bir daha asla bulamayacağı sıcaklık.

Annesi de sağ koluyla sarıldı Deniz’e. Göğsüne yaslanmış olan nefesi dinledi bir süre. Sonra başını biraz eğdi, karanlık bir ormanı anımsatan saçların arasında nefesini çekti. Burnunda değil taa kalbinde hissediyordu annelerin en sevdiği kokuyu; ufak yavrusunun kokusunu.

Ve başladı anlatmaya...

“Bir varmış bir yokmuş...”

Bu cümlenin tam olarak ne anlama geldiğini kavrayamıyordu Deniz bir türlü. Ve bu cümleyi en sevdiği varlığın dudaklarından dökülürken duyabilmiş olmanın ayrıcalığının da seneler sonra farkına varacaktı. Ama anlamasa da çok seviyordu bu cümleyi; takip edecek olan masalın müjdeleyicisiydi çünkü her daim.

“Gürcan adında, sevimli, hoşgörülü, kötülük nedir bilmeyen saf bir genç varmış. Çok iyi kalpli bir insanmış Gürcan. Hiçkimseyi kırmaz, hiçkimseye bağırmaz, hiçkimseyle kavga etmezmiş. Herhangi bir varlığa en ufak bir zarar vermekten kaçınır, istemeden yaptığı hatalar için defalarca ama defalarca özür diler, yine de tatmin olmaz “Neden daha dikkatli olmadın, neden böyle yaptın?” diye kendisine kızarmış.

Kendisi melek gibiymiş Gürcan’ın ama ülkesindeki diğer insanlara güvenemezmiş bir türlü. Onların da kendisi gibi olabileceklerine inanmazmış, inanamazmış. İnanamazmış çünkü melek sandıkları hep gün gelmiş şeytan rolünü oynamışlar ona karşı. Tek bir sözcükle hayallerini kırmışlar en beklenmedik anda. “Neden hiçkimse benim gibi değil? Neden devamlı beni kırıyor sevdiklerim? Haketmiyor muyum ben de sevilmeyi?” diye üzülür dururmuş. Korkar olmuş diğer insanlardan kırıldıkça...hırslarından, arzularından. Kaçar olmuş bu yüzden ülkesinde yaşayanlardan. Yaklaşmıyormuş kimseye, kimseyi de yaklaştırmıyormuş yanına. Aklınca koruyormuş kendini böylece insanların günahlarından. Kovabilseymiş keşke tüm korkularını ama çıkartamamış at gözlüklerini bir türlü.

Derken günün birinde minik bir kuş gelivermiş Gürcan’ın penceresinin önüne. Ufak tefekmiş ama cennete yakışır bir güzellikteymiş. Hem ufak kuşlar daha şirin olurmuş zaten. Bembeyaz tüyleri varmış minik kuşun; lekesiz. Kırmızıymış gagası. Gözleri ise deniz gibiymiş adeta...derin, yosunsu.

Çok beğenmiş bu minik kuşu Gürcan. Hemen konuşmaya başlamış minik kuşla. Sesi de çok güzelmiş minik kuşun. Yaz yağmuru gibi. Konuştukça sevmişler birbirlerini..Her gün uğrar olmuş artık minik kuş Gürcan’ın penceresine. Saatlerini geçiriyormuş orada büyük bir zevkle. Gülüyorlar, eğleniyorlarmış bol bol. Gürcan da bazen saatlerce bekliyormuş pencerede...”minik kuş gelse de konuşsak” diye. Üzülürmüş gelmeyince. Korkarmış biraz da, “başına birşey mi geldi acaba, hain avcının biri mi vurdu onu?” diye. Ama ertesi gün minik kuş çıkagelince buhar olup uçuverirmiş tüm korkuları. Umuda bırakarak yerlerini.

Gel zaman git zaman, ilk başlarda sadece pencerenin önünde hayat bulan muhabbetleri daha sıcak bir ev bulmuş kendisine...Gürcan’ın elleri. Ellerine alırmış Gürcan minik kuşu. Minik kuş da çok memnun olurmuş buna. “Yeni bir yuva buldum” diye sevinirmiş. Dans edermiş kimi zaman o ellerin üstünde, kimi zaman da şarkı söylermiş...sadece Gürcan’a.

Gürcan’ın minik kuşa bağlılığı her geçen gün daha da artmış. Sevmeye, hiçkimseyi daha önce sevmediği kadar sevmeye başlamış onu. Ama bir türlü avuçlarını kapayıp ellerinin üzerinde dans eden o minik kuşu saramamış sımsıkı; “Benim kuşum ol artık” diyememiş. Ruhunun derinliklerinden uzanan dikenli bir kol yakalayıvermiş sözcükleri tam dudaklarından çıkıp akacakken. Korkmuş Gürcan. Sımsıkı avuçlayınca zarar vermekten korkmuş minik kuşuna. “Sıkarsam onu, zarar verirsem uçup gider, kaçar benden” diye korkmuş...Bir kez daha kırılmaktan korkmuş.

Oysa ki biraz cesur davranabilse herşey istediği gibi olacakmış...minik kuş da istiyormuş Gürcan’ın onu sımsıkı sarmasını...ilk günden beri.

Savaşmış haftalarca içindeki karanlık kolla Gürcan. Mağlup etmesi gerekiyormuş onu kesinlikle. Başarmalıymış bunu. Başarabilecek gücü varmış çünkü, biliyormuş. Çetin bir savaş olmuş ikisinin arasındaki. Dikenler yırtmış dört bir tarafını Gürcan’ın, boğazına yapışmış bazen o kömürümsü kol, nefessiz bırakmış Gürcan’ı. Ama yıkamamış Gürcan’ın kalbini. Silememiş oradaki sevgiyi. Yenilmiş. Ve gömülmüş hakettiği yere, derin bir çukura. Ölü toprakla örtmüş Gürcan üstünü.

Sonra geçmiş minik kuşunun karşısına Gürcan. Ve nihayet söyleyebilmiş aylar önce söylemesi gereken o iki masalsı kelimeyi. Kalbinin bir parçasına veda etmek pahasına da olsa.

“Seni Seviyorum”

Derin bir sessizlik olmuş...çıt çıkmamış bir süre. Çıkmasına da gerek yokmuş aslında. Minik kuşun tek yapması gereken gözlerini kapatıp Gürcan’ı öpmekmiş.

Ya da Gürcan böyle hayal etmiş sadece.

Islak gözlerle bakmış minik kuş Gürcan’a, “artık çok geç” dercesine. Ve kanatlanıp gitmiş.

Boş avuçlarıyla bakakalmış Gürcan arkasından. Buymuş tek yapabildiği. Bakmak ve avuçlarını yalamak...bir kez daha.

Minik kuş daha seyrek uğrar olmuş artık Gürcan’ın penceresine o günden sonra. Uğradığında da kısa tutuyormuş ziyaretlerini. Eskisi gibi saatlerce kalmıyormuş Gürcan’ın elinde. Ne dans ediyormuş, ne de şarkı söylüyormuş.

Bir süre sonra da artık hiç uğramaz olmuş. Sıkılmış artık Gürcan’dan, kaçar olmuş O’ndan. Yeni heyecanlar peşindeymiş. Yeni pencereler, yeni evler, yeni eller. Her gece uçuyormuş aslında Gürcan’ın evinin önünden ama uğramıyormuş bilerek. Gecenin karanlığında saklanıyormuş; “Göremez beni nasıl olsa” diyormuş. Fakat bilmiyormuş karanlık perdelerin ardında bir çift gözün onu takip ettiğini...daima. Bilmiyormuş saklanırken asıl sobelenenin kendisi olduğunu.

Üzülmüş Gürcan tüm bu olanlara. Minik kuşunun onu bu kadar kolay terkedebilmesine, onu bu kadar kolay yok saymasına. Ve ondan saklanmasına üzülmüş en çok... Üzmüş onu minik kuş. Çok üzmüş. Ama yine de minik kuşa değil kendisine kızmış. Kendisinde aramış hatayı ve bulmuş. Vurmuş kafasını duvarlara, affedememiş kendisini yaptığı hata için bir türlü...boğuşmuş günlerce içindeki pişmanlıkla, söküp atmak istemiş minik kuşuna söyleyemediği kalbindeki tüm kelimeleri bir darbede, biraz daha rahatlayabilmek için. Ama yapmamış bunu. Biliyormuş çünkü O’nu Gürcan yapan şeylerin o kelimeler oldugunu. Onları söküp atmanın kendisini ve sevgisini inkar etmek oldugunu. Minik kuşun bir daha asla geri gelmeyeceğini de biliyormuş ama yine de söküp atmamış o söylenmemiş yüzlerce tatlı kelimeyi. Onunla kalsınlar istemiş ebediyete kadar.


Yıllar sonra görmüş Gürcan minik kuşu. Yolda, kibirli bir adamın taşıdığı kafesin içinde. Gözgöze gelmişler. Yosun gözlerinde aynı o günkü ıslak bakış varmış minik kuşun. Başını öne eğmiş, bakamamış Gürcan’a minik kuşu vicdan rahatlığıyla. İşte asıl o zaman yıkılmış Gürcan üzüntüden. Ama kendisi için değil, minik kuşu içinmiş bu seferki üzüntüsü.

Masalın ortasında uyuyuvermiş Deniz çoktan. Farketmiş aslında annesi bunu ama yarım bırakmak istememiş masalı. Tamamlayıvermiş sonuna kadar. Kendisi için...

Masalı bitirdikten sonra tedirgin hareketlerle kalktı yataktan yavrusunu uyandırmamak için. Üstünü örttü Deniz’in. Son bir öpücük kondurdu pamuk yanaklarına. Daha sonra kulağına eğildi. Yanağındaki tek damlayı eliyle sildikten sonra fısıldadı:

“Eğer senin de çok sevdiğin bir minik kuşun olursa bir gün, onu tüm gücünle avuçla...sımsıkı...ve asla bırakma.”

Uzanıp kapattı yatağın hemen yanındaki dingin gece lambasını. Çıktı odadan. Saate baktı. 23.12. Telefona yöneldi halen daha ortalarda olmayan kocasını aramak için. Vazgeçti sonra. Hiç de umursamadığını farketti o lanet herifin hangi kadınla ne işler çevirdiğini. Değmezdi. Kendi odasına yöneldi. İçindeki iki kişilik yatağın yarısının asla dolmadığı yatak odasına. Dolabı açtı. En alt çekmecenin deinliklerinden hiç kimsenin varlığından haberdar dahi olmadığı günlüğünü çıkarttı. 18 yaşına bastığı gün oğluna hediye edeceği günlüğünü. Ve yazmaya başladı...

“28 Nisan 2021...Bugün O'nu gördüm...Tam 16 yıl sonra...”

Tuesday, April 26, 2005

Eşkenar Üçgen

Herşey bir arkadaşının tavsiyesiyle başladı.

“Abi bi dinle, süper grup pişman olmazsın vallaha.”

Oldukça muhafazakar bir müzik dinleyicisi olduğu rahatlıkla iddia edilebilirdi. Dinlediği gruplar, sevdiği tarzlar hemen hemen kalıplaşmış gibiydi. Arada bu sert kalıbın çatlaklarından sızan 1-2 değişik isim de olmuyor değildi ama genele vurulduğunda önemsenmeyecek kadar ufak bir rakamdı bu. Muhafazakar olduğundan gerek, bu tarz önerileri çok dikkate almazdı, ama karşısındaki müzik zevkine güvendiği biri olduğu için bu gruba bir şans vermeye karar verdi. Üstelik grubun kalitesi hakkında tek olumlu kelimeler sarfeden arkadaşı da değildi. Bu grubun yakında birçokları tarafından duyulup çok sevileceğine dair iddialar yükseliyordu her dinleyenden. Popüler olan her nesneye bir önyargıyla yaklaşır, bazılarını sırf popüler oldukları için hayatından dışlardı. O yüzden bu iddialar “patlama yapıp birkaç ay sonra unutulacak bir grup daha” düşüncesini oluşturmamış da değildi kafasında...ama...

Denemek istediği her yeni grup gibi bu grubun da önce bir yerlerden kopya CD’sini edinecek, kısa bir deneme süreci sonunda da kararını verip ya CD’yi evin derinliklerine bir yere fırlatacak, ya da grubu “takip edilesi gruplar” listesine ekleyecekti.

Aralık ayının soğuk günlerinin birinde, ender ziyaret ettiği okulundan tembel adımlarla eve dönerken yolunun üzerindeki müzik markete uğradı. İstenen CD hazırda yoksa 1 gün sonrasına kalırdı iş ama o gün çok fazla yüzyüze görüşme fırsatı bulamadığı şans onunla takılmaya karar vermişti. Aradığı CD hazırda vardı ve hemen kendisine sunuldu. Renkli fotokopiyle çoğaltılmış CD kapağı pek bir soluk ve karmaşıktı. Grubun ismi zar zor seçilebiliyordu, kapağın ortasında birbirine dolanmış ve örümcek ağlarıyla sarmalanmış gibi duran iki insan silueti ise çözülmesi imkansız bir bilmeceye benziyordu. Kapağı açtı. CD’nin üstünde ne grubun ismi ne de albümün adı yazıyordu. “İnşallah yanlış CD koymamışlardır.” diye geçirdi içinden. Üstünde herhangi bir belirti olmayan kopya CD’lere hep şüpheyle yaklaşırdı; “acaba istediğimi değil de başka birşey mi verdiler bana?” diye. Paranoyak gölgesi bir an olsun yalnız bırakmıyordu onu. Bu dolambaçlı düşünceleri bir kenara bırakıp, hayatını değiştirmesi düşünülemeyecek kadar gösterişsiz duran CD’yi çantasına attı.

Hoşlandığı gruplardan daha farklı bir düzeyde durduğunu ilk dinleyişte anladı bu yeni grubun. Farklı bir stil, farklı bir kompozisyon, farklı bir ses. Tam da bu farkın gün gelip o gruba sımsıkı bağlanmasını sağlayacağından habersiz keşfetmeye başladı CD’yi. İlk notadan itibaren sizi avucuna alan, “İşte tam aradığım bu” dedirten bir yanı yoktu albümün. Vokalistin başarısından başka dikkatini çeken birşey bulamamıştı CD’nin yarısını dinlemeyi tamamladığında. “Amaaan sen bildiğinden şaşma” diye kendini telkin edip CD’yi kapattıktan sonra, içinde saatlerce kayıp vaziyette dolaşmaktan büyük bir haz aldığı MP3 arşivinin yolunu tuttu. Fakat CD henüz tozlu bir köşeye fırlatılmamıştı.

Birkaç seans sonunda albümle ilgili daha sağlıklı bir görüntü oluşmuştu kafasında. Tahmin ettiği gibi içine girmesi zor bir eserdi bu. Tahmin ediyordu çünkü bu müzik türünün en ayırt edici özelliği buydu. Sabır isteyen, kavranılması ve tadına varılması çok basit olmayan bir türdü. Sırf bu yüzden de “sıkı” dinleyiciler tarafından “entel dantel müziği” olarak adlandırılırdı zaten.

Hiçbir şey için kendini zorlamayacak kadar ölü bir dönemine denk gelmişti, giriş izni vermek için kendisini oldukça uğraştıran bu albüm. Resimlerde ilk bakışta asla görülmeyen, ancak dikkatlice incelendiğinde insanın gözüne çarpan ve o resmi o resim yapan detayların varolması gibi bu albüm de ilk birkaç dinleyişte herhangi bir iz bırakmamıştı kulağında. Fakat ruhu o ilk bakışta görülmeyen detayları yakalamaya başlamıştı çoktan. Müzikal olarak pek zevk vermeseler de, duyduğu melodiler o dönemde azgın dalgalarla boğuşmakta olan ruhunu bir dalgakıran gibi korumaya alıyordu. İlk dinleyişte de anladığı gibi farklıydı bu CD, bu grup...farkın ne olduğunu ise yeni yeni çözüyordu. O güne kadar dinledikleri sadece kulağına hitap ediyordu. Bu grubu dinleyince ise yenilenmiş ve arınmış hissediyordu kendini. Bu yüzden müzik çok hoşuna gitmese de albümü sık sık dinler oldu. Her dinleyişte biraz daha onun bir parçası oluyordu CD. Ya da o her dinleyişte biraz daha CD’nin bir parçası haline geliyordu. Her şarkısında, her melodisinde, her kelimesinde kendini görüyor, kendini dinliyordu adeta. Müzikten çok bir terapi seansı gibiydi o CD ile başbaşa geçirdiği dakikalar. Tam da ihtiyacı olan şey.

Zamanla diğer albümlerini edindi o grubun. Tamamladı hepsini. Zaten topu topu 4 albümlük bir gruptu. Her yeni albümle daha da bağlandı gruba. Anlatmak isteyip hayat veremediği tüm duyguları, tüm düşünceleri ordaydı. Oldukça tedirgin başlayan yolculuğun sonunda o grubun die-hard* bir hayranı olmuştu artık. İyi ki arkadaşının tavsiyesini kulak ardı etmemişti.

Sonra bir gece O çıkageldi. Karşı konulamaz bir rüzgar gibi. Sizi üşüten, sarsan, biraz da sersemleten bir rüzgar. O da aynı grubu seviyordu, sevmekten de öte tapıyordu. Hoşuna gitmişti bu tesadüf. Tabii zamanla bunun sıradan bir tesadüf olmadığını, ikisinin de kişilikleri dolayısıyla kendilerine çizdikleri yolların önce o grupla daha sonra da birbirleriyle kesiştiğini mutlulukla keşfedecekti ama o an için tesadüften öte bir anlam taşımıyordu aynı gruba hayran olmaları.

Gün geçtikçe şiddetlendi karşıdan esen rüzgar. Fakat korkmuyordu ne rüzgardan, ne şiddetten. Çünkü görmüştü; rüzgarın sesi onunkine çok benziyordu. Yazdıkları, söyledikleri, kulağına fısıldadıkları...O’nunla konuşurken düşüncelerini, duygularını, hayallerini tüm çıplaklığıyla bir bir anlatan bir aynanın karşısında hissediyordu kendisini. İlk başta korkmuştu aslında, ruhunda beslediği tüm gizemleri bilen biriyle karşılaşmış olmaktan. Duygularını, hayallerini, zevklerini bildiği gibi kişiliğinin zayıf tuğlalarını da biliyor olmalıydı O. Tüm soruları çözülmüş bir bulmaca gibi hissediyordu kendisini O’nun karşısında. Pek güvende hissetmiyordu bu yüzden. Her an tuğlaları yıkacak bir hamle gelebilirdi karşı taraftan. Ama sonra farketti ki kendi elinde de aynı silah vardı. Ve ikisi de bu silahı tuğlaları yıkmak için değil tam tersine daha da sağlamlaştırmak için kullanıyorlardı.

Çok kısa sürede inanılmayacak derecede yol kat etmişti ilişkileri. Telefonda 2 dakikadan fazla konuştuğunda karnına ağrılar giren, kasılan biriyken onunla saatlerce konuşabiliyordu...hem de her gün. Yetmiyor, sabahlara kadar mesajlaşıyorlardı internette. Ve her mesajda biraz daha sarılıyorlardı birbirlerine.

Muhabbetlerini en güzel anları da o grupla ilgili konuştuklarıydı. Albümler, şarkılar, yorumlar, resimler, klipler, röportajlar. Bitmek bilmeyen bir okyanustu ellerindeki hazine. Ve dilekleri...şansın yüzlerine gülmediği iki insan olarak gerçekleşeceğine çok da inanmadıkları dilekleri...”Ne olur gelsinler, ne olur konser vermeye gelsinler Türkiye’ye!!”.


Artık bir üçgen oluşturmuştu kafasında. Bir köşesinde O, bir köşesinde kendisi, bir köşesinde de o grup vardı bu üçgenin. Mükemmel bir üçgen. Hayatı bu üçgendi artık. O üçgenin dışındaki hiçbir noktanın zerre kadar önemi kalmamıştı gözünde. Tüm hayatını o üçgenin içine sığdırmaya başlamıştı. 5 dakika sonrasını...yarını...haftasonunu...10 yıl sonrasını....50 yıl sonrasını...ölümünü...ve tabii hayatıyla birlikte tüm hayallerini de. Üçgenin alanı (taban*yükseklik)/2 idi ama o bu alana tüm sonsuzluğuyla herşeyini sığdırmayı başarıyordu. Çok sevdiği iki varlığa aynı yakınlıkta bulunmasını sağlıyordu bu üçgen. Çok seviyordu o yüzden bu üçgeni.

Tüm bu yoğunluğun içerisinde aylak aylak otururken, bir gün inanılmaz bir haber okudu bilgisayarın başında. Geliyordu o grup Türkiye’ye. Defalarca okudu haberi baştan sona. Nihayet duaları kabul mu oluyordu yoksa? Evet evet, doğruydu gördükleri. Daha 6 ay vardı konsere ama...geliyorlardı.

Hemen telefona sarıldı. Bu müjdeli haberi vermeliydi O’na derhal. Ama hatırladı, O trendeydi şu an ve muhtemelen o gürültü içerisinde çok tatminkar olmayacaktı telefonda konuşmaları. Oysa bu haberi mümkün olan en büyülü koşullarda iletmeliydi O’na. Vazgeçti aramaktan. Mesaj attı.

“Trenden iner inmez ara beni. 1 dakika bile bekleme. Süper bir haberim var.”

Hemen aradı O.

“Noldu neymiş bu haber?”

Tahmin ettiği gibi gürültü çoktu ve sesi net gelmiyordu karşı taraftan.

“Ya sonra söylerim şimdi duyamıyorum sesini iyi. Görüşürüz.” dedi ve kapattı telefonu.

Beklemeye başladı. Kahrolası trenin hedefine varmasına daha 2 saat vardı. Nasıl bekleyecekti? 2 saat boyunca bu mükemmel sürprizi nasıl tutabilecekti içinde?

5 dakikadan fazla dayanamadı. Korktu...”ya o trenden inene kadar başka birisi arayıp haber verirse” diye. Bu riski göze alamazdı. Bu müjdeyi kendi sesinden duymasını istiyordu O’nun.

Aradı.

“Daha fazla dayanamadım, bir an önce söylemek istiyorum...geliyorlar.”

Bu kadar kısa ve netti söylediği.

Şaşkınlık ve sevinç kokan kesik bir gülümseme geldi karşıdan.

“Nee? Nasıl yani?”

Telefonun öbür ucundaki parçasının heyecanını sesinden okuması, yüzündeki şaşkınlığı hayal etmesi çok kolaydı.

Çok kısaca izah etti tarihi ve yeri. Konuşmadılar fazla...konuşamadılar...konuşacak birşey yoktu çünkü...geliyorlardı. Yetiyordu bu ikisine de.

Kapattı telefonu...ve teşekkür etti Tanrı’ya. Onunla ilk tanıştığı andan beri gerçekleşmesini istediği tek bir şey vardı. Ne onu öpmek, ne onunla sevişmek. O grubu O’nunla beraber izleyebilmekti.
Kafasındaki üçgen çok daha güçlenmişti artık bu beklenmedik haberden sonra. Üçgenin içine koyduğu en büyük hayali gerçek olacaktı. Hayat bulacaktı üçgen en sonunda. Omuz omuza izleyeceklerdi konseri...en önden...ağlaya ağlaya.

Ama çok kısa bir süre sonra gitti O. Ansızın çekti gitti...bir kere bile dönüp bakmadan arkasına. Haklıydı belki gitmekte, belki de yerden göğe kadar haksızdı. Önemi yoktu bunun, gitmişti sonuçta. Bozmuştu o mükemmel üçgeni acımasızca. Yokolmuştu üçgen...ve üçgenin içindeki bütün hayaller. Bütün hayatlar. Yoktu artık hiçbiri. İki nokta kalmıştı geriye. Ve iki noktadan sadece ama sadece sıkıcı bir doğru geçmekteydi...hiçbir hayalin sığamayacağı sıkıcı bir doğru.

************************************************************************************


6 Mayıs 2005 Cuma akşamı, saat 22:00’de, üçgenin en önemli köşesi Pain of Salvation, Taksim Yeni Melek’te mükemmel bir konser verecek.

Üçgenin 2. köşesi bendeniz, tüm ruhum ve hayallerimle orada olacağım.

Üçgenin 3. köşesi mi...bilmiyorum.


* Ölümüne